Bahar ayları gelmiş hatta geçiyorken aklıma bir sabah çengelli iğne gibi giren ve bir türlü çıkmak bilmeyen düşüncelerimi sizlerden esirgemek istemedim.

Günlerden bir gün başını hatırlayamadığınız rüyadan kalkar gibi kalkıp geliyorsunuz dünyaya. Düzenin içinde buluyorsunuz kendinizi. Düzenin öngördüğü şekilde yetiştiriliyor, düzenin uygun bulduğu davranışlar sergilemeye yönlendiriliyorsunuz. Seçme şansının kısıtlandırıldığı düzene bir şekilde dahil ediliyorsunuz.

Bu düzene ayak uydurmanızı sağlamak için bazı yazılı ya da yıllardır süregelen sözlü kurallarla sınırlandırılıyorsunuz. Bu arada kendinizi bir döngü içinde buluveriyorsunuz. İlköğretim, lise, üniversite derken, bir bakıyorsunuz bir şeyler için çalışıp duran bir makine haline getirilmişsiniz. Düzen yine devreye giriyor ve size evlenip bir hayat (!) kurmanızı söylüyor. Yine ayak uyduruyorsunuz fırsatlar elverdikçe. Sonrası mı?

Sonrası ucu bucağı görünmeyen eğimli bir yolda serüven.

Hayatın size ne getireceği kestirilemez belki de… Bu hayata istemesenizde getiriliyorsunuz ve onu güzel bir şekilde yaşamaya çalışıyorsunuz. Nedir güzel olan? Para, aşk, mutluluk akla ilk gelen güzeller. Aslında hepsinin vardığı tek temel şey var o da mutluluk.

Bana göre mutluluk bir başkasına göre saçmalık olabilir. Değişmeyen gerçek ise şu; mutlu olmak için yaşıyorsunuz ve mutluluğa doymuyorsunuz. Aşk ve sevgi size mutluluğu sunuyorsa, ona sahip olmak için elinizden geleni yapıyorsunuz. Çocuk sahibi olmak size mutluluk kapılarını açıyorsa bir çocuk yetmiyor ikinciyi, üçüncüyü yapıyorsunuz. Basit şeyler sizi mutlu ediyor olabilir, fazlasını istemiyorsunuz, isteyenleri de bir türlü anlayamıyorsunuz. Basit şeylerle mutlu oluyorsunuz ve mutlu olmaya devam ediyorsunuz. Mutluluğa doymuyorsunuz.

Bizim mutlu olmamızın düzene nasıl bir katkısı olabilir? Biz yaşadıkça bu düzen varoluyor. Yaşamımızı sürdürebilmemiz içinse düzen bize mutluluğun kapısını açabilmemiz için değişik anahtarlar sunuyor. Bu anahtarları kaybediyorsunuz, kopyalıyorsunuz, yenisini çıkarıyorsunuz. Bu döngünün sonucunda aynı kapıyı açıyorsunuz.

Gençsiniz, mutluluk peşinde koşuyorsunuz. Size mutluluğu getirebileceğini düşündüğünüz biriyle ilişki yaşıyorsunuz. Engebeli bir ilişki sonunda günün birinde ilişkinizi bitiriyorsunuz. Mutluluğun kapısında kalakalıyorsunuz. İstediğiniz kadar uğraşın kapıyı açamıyorsunuz. Anahtarınızı kaybettiniz. Ancak mutluluk kapısının anahtarının her zaman bir kopyasını yanınızda taşıyorsunuz. Ona da “umut” diyorsunuz. Anahtarınızı kaybettiğinizde ya da kapıyı açamayacak kadar zedelediğinizde hemen “umut” yardımınıza yetişiyor. Umut’tan yeni bir anahtar kopyalıyorsunuz. Tertemiz ve pürüzsüz. Dayanıyorsunuz mutluluğun kapısına… Mutluluk kapısı ardına kadar açılıyor sizin için. Yeniden aynı şeyleri farklı zaman dilimlerinde farklı şekillerde farklı yüzlerle yaşıyorsunuz. Ta ki bir zamanlar temiz ve pürüzsüz olan anahtarınız işlevini yitirene kadar.

Sistemin sizi içine aldığı döndü süregiderken, mutluluğa aç yeni bireyler kapılarının önlerine dikilmiş bekliyorlar. Siz mutluluktan nasibini almışlar ise yetmiyorsunuz artık düzene.

Çark dönmeli, düzen devam ettirilmeli. Ne uğruna mutlu olduğunuzu ne uğruna kapıda beklediğinizi ve nereye başka hangi kapılara yönlendirildiğinizi bilmeden göçüp gidiyorsunuz. Belki de ortasından yürümeye başladığınız yolun başına dönüyorsunuz. Dünya’da geçirdiğiniz süre içinde asla farketmediğiniz bir kapıya yöneliyorsunuz. Mutluluk kapısının ardında değil gerisinde olan bir kapı bu. Yine mutluluğa açılan bir kapı.

“Henüz gençliğinin baharında neden düşünüyorsun bunları? Düşünme böyle şeyleri mutlu olmaya çalış hayatını yaşa..” Bunlardı bana iletilenler büyüklerimden. Düşünmek için varım ben, henüz gençken, geç değilken…